Ken’an Rifâî Kimdir?
İnsanlık idealini kendine gāye düzen ve cemiyet içinde gönüllü bir ahlâk mücâhidi olarak temâyüz eden Ken’an Rifâî’nin terbiyeciliği, öğretim ve eğitim metotları ve husûsiyetleri, onun şahsiyet yapısının üzerinde ehemmiyetle durulması îcap eden bir noktasını teşkil eder. Öğrenmek ve öğretmek azim ve cehdi hayâtına, sonuna kadar ışık tutan ve ona yaşama arzu ve kudretini veren bir kaynak olmuştur. “Yaşadığım kadar ya bir şey öğrenmeliyim, ya bir şey öğretmeliyim” düstûru sık sık tekrarladığı bir hakîkatti. Güzel, iyi veya faydalı herhangi bir şey görüp öğrendiği zaman bunu etrâfındakilere tekrarlamaktan asla usanmaz, duyanların da duymayanlara anlatması için âdeta telâşlanır, “Bildiğinizi kendinize saklamayın, öğretmek cihetiyle kıskanç, öğrenmek cihetiyle ihmalkâr olmayın. Bildiğini kendine saklayan kimse beşeriyet için bir ayıp teşkil eder, öğrenin ve öğretin” diye sık sık etrâfını îkaz ederdi. Öğretmek husûsunda olduğu kadar öğrenmek husûsunda da ihmal göstermez, ilmin gelişmelerini, teknik îcatları, felsefî veya estetik cereyanları tâkip eder, târihî bir hakîkati öğrenmek için ne bir fırsat kaçırır, ne bir istiğnâ gösterir, yeni bir şey öğrendiği vakit çocuklar gibi sevinirdi. Rahatsızlığının bir hayli ilerlediği günlerde yorulmasından korkarak meselâ başlamış olduğu bir hikâyeyi bilip de, “biz anlatalım” diye müdâhale edenlere izin vermiyor, “Hayır, yorulmuyorum, bilakis zevk alıyorum, dinleniyorum, bu benim işim” diyordu. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 125)
***
Her suçta bir mâzeret arar ve bilhassa etrâfına başkalarından değil, bizzat kendilerinden korkmayı tavsiye ederdi. Zîra bir üzüntüye, bir musîbete mâruz kalındığı zaman, kabahati sebeplerde değil kendimizde aramamızı ister ve bu netîcenin hemen dâima bizim bir noksanımızdan -faraza basîretsizlik, sebat, sabır, saygı ve kavrayış noksanı gibi- bir hatâmızın mahsûlü olduğunu gösterirdi. O, çok iyi biliyordu ki tâlih ve kader denen alın yazısı şuur altında biriktirmiş olduğumuz iyi veya kötü tohumlarda saklıdır. Böyle olunca da mukadderâtımızın mîmârının kendimiz olduğundan şüphemiz kalır mı? (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 132-133)
***
Ken’an Rifâî’nin, Ekrem Hakkı Ayverdi ile şaka yollu bir konuşmasından alınan şu parça da onun bu husustaki kanaatinin en canlı bir ifâdesidir:
“Sen mîmarsan biz de mîmârız; herkes binâ-yı hayâtının mîmârıdır. Faraza sen yaptırdığın bir binâya fenâ malzeme kullanır çürük ve hesapsız yaparsan, o binâ yıkılır, netîcede seni mesul ederler…
İnsanların da buldukları sürur, keder, iyilik, fenâlık, cennet ve cehennem, binâlarını iyi veya fenâ kurmuş olmalarındandır. Erdiğimiz netîcenin mesûliyeti başkalarının değil kendimizindir. Eğer bizim vücûdumuz binâsını da çürük ahlâklar ve kötülüklerle yapmışsak günün birinde kendi kendine çöküverir.” (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 134)
***
Bu dünyâda tam iyilik ve tam fenâlık olmadığına, her şeyin nispî ve izâfî olduğuna inandığı içindir ki, insanları suçları ve kusurları ile kabul etmiş ve bunları bir muhabbet potasına batıra çıkara temizlemeye bakmıştır. Her fırsatta, âzamî müsâmaha ile “Bu ordugâhta hoşu da olur, boşu da” diyordu. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 134)
***
Her zaman başkalarının fikirlerini ehemmiyetle dinlemiş en genç ve tecrübesiz talebelerinin tenkitlerini bile yumuşak bir anlayışla kabul etmiş ve “Hakîkatla mağlûp edilmekten üstün bir zevkim yoktur” demiştir. Dogmatik îman, nazarında makbul değildi. Hazret-i Ali’nin “Görmediğim Allah’a tapmam” sözünü sık sık ve zevkle tekrarlardı. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 135)
***
Onun terbiyecilik vasıfları üzerinde dururken dikkat etmemiz lâzım gelen hususlardan biri de şudur: Ken’an Rifâî hayâtı boyunca kabullendiği irşat işinde din ve îman unsurlarından bilhassa faydalanmıştır. Zîra ona göre hakîkî îmanlı adam, içtimâî âhengin en güvenilir unsuru ve en sağlam emniyet supabıdır. İnsanlığın hudûdu, mezhebi, milleti olmadığına göre bu gökkubbenin altında bel bağlayabileceğimiz sîmâ, hakîkî ve samîmî îman sâhibinin yüzüdür. Bundan dolayı da Ken’an Rifâî vicdânî hayâtın kurulma ve gelişmesinde ve insanoğlunun seciyesini işlemekte dîni, her zaman sözü geçkin bir mevkîde görmüştür. Hayat dramının her zahmetini, her müşkülünü tebessümle kolaylaştırmasını bilen bu büyük insan, yeis ve ümitsizliğe demir atmış kimseleri, şüphe ve zan vâdîlerinde şaşırıp kalan bahtsızları, yumuşak ve sıcak bir îman havası içinde gevşetmiş, ayıltmış, kendilerine getirmiştir.
Fakat onun yapıcı ve yaratıcı zekâsı asırlar boyunca siyâsî, içtimâî, coğrâfî sebepler ve taassup sûikastleri ile kalıplaştırılmış din teorileri üzerinde kuluçka yatmamış, bilakis, kabuğu kırıp cevheri ışığa çıkarmıştır. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 135-136)
***
Mesnevî’den: Saâdet, dünyâyı dünyevîlere bırakmak ve rızâ ve teslîmiyetten ibâret olan bir hırka bir lokmaya kāni olmaktır, mânâsına gelen beyit okundu. Bu beyti bize şöyle tefsir etti.
“Evet, hırsın tepelenince saâdet yüz gösterir ve hırs kalkarsa, dünya didişmeleri nihâyet bulur. Dervişlerin bir hırka, bir lokma dedikleri, rızâ ve teslîmiyettir. Yoksa aç kalmak, çıplak gezmek demek değildir. Ye, iç, gez, yürü, giyin! O yediğin yemeklerle bu rızâ lokmasını bulduktan ve giydiğin elbiseler içinde yokluk hırkası ile olduktan sonra niçin bunlardan vazgeçesin? Elverir ki onlarda da Hakk’ın tecellîsini göresin.
Gez, yürü… fakat yâr seninle olsun. O temâşâ olunan güzellikler de yârin güzelliğinden bir parçadır. İş yokluktadır. Onu hâsıl ettikten sonra ne istersen yap.” (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 429)
***
Bilmenin âlâ derecesi nedir?
“Bilmenin âlâ derecesi, bilmemektir.
Bilmem diyen öğrenir.
Bilirim diyene ne söylenir?” (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 524)
***
Gramofon çalınacaktı. Münîre Hanım dinlemek için vaziyet aldı ve: “Dinlemeye hazırlanıyorum!” dedi.
Yarı latîfe ile: “Dinleyeceksen kendini dinle.. kulağa ağızdan daha yakın ne vardır? Ağzından çıkanı dinle, bu sana yeter!” (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 525)
***
Nûhun gemisinden bahsolunuyordu:
“Nûhun gemisini görmek için kurûn-ı ûlâya veya vustâya gitmeye ne hacet? Gönlünü gam kaplıyor, işte tûfan! Bakıyorsun şâdîlik, sürur ve ferah zuhur ediyor. İşte sığınacak yer olan sefîne-i Nuh!” (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 528)
***
Bundan kırk beş sene evvel, bir gün kahve içerken Dr. Server Hilmi Bey, fincanı yavaşça bıraktığını ve bir daha da içmeye niyetli olmadığını hissederek sebebini sorunca, istikrahsız ve çok yumuşak bir sesle:
“İçinde sinek sultan var ağabeyciğim” diyor. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 529)
***
Radyoda şarkı söylüyorlardı:
“O uzun saçlarına bağlanıp gitti gönül…”
“Bir saç dökülmesi gelirse bitti gönül” diye beyti tamamladıktan sonra:
“Yazık ki böyle geçici bir şeye gönül bağlamışsın” dedi. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 529)
***
Mevsim kış, vakit gece idi. Oturduğumuz salonun sıcak havası, içimizden iki kişiyi esnetti. Lütfiye Vâlide ise oturduğu yerde uyumakta idi.
“Koca Lütfiye bak esner mi? Olsa olsa doğrudan doğruya uyur vesselâm!” dedi. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 530)
***
Cihânı kucaklayan rahmeti ile berâber onda milliyet hissi çok kuvvetli idi. Kendisine ikram edilen bir Bulgar sigarasını, “İstemem, kendi milletimin malı dururken niçin başkasının malını kullanayım” diye almamış, bir başka gün, efendim, bakın Amerikan domatesi, size salata yapalım, deyince, “Salata isterim, fakat Türk domatesi ile!” diye cevap vermişti. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 534)
***
Semîha Cemal Hanım’ın ufûlünden sonra bir akşam salonda sessiz, sedâsız otururken:
“Mami dinlendir şu elektriği”
diyor ve oda karardıktan sonra sözüne şöyle devam ediyor:
“Biraz evvel burada kaç kişi iseniz yine hepiniz varsınız, fakat birbirinizi göremiyorsunuz, çünkü şimdi sizi birbirinize gösteren ışık yok. İşte, öldü ve aranızdan ayrıldı zannettikleriniz de böyle… Hakîkatte onlar her zaman sizinle berâberler, siz onları aranızda görmüyorsanız, bu, gözünüzdeki nur eksikliğindendir.” (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 548-549)
***
Bir gün radyoda bir konser dinlenirken, hazır bulunanlardan biri, “Bu şarkı çok hoşuma gidiyor.
“Ben kadar var mı seven cânân seni”
diyor,” deyince:
“Hazret-i Mûsâ da, Tûr’da Rabbine, “Yâ Rabbi seni benim kadar seven başka bir kulun var mı?” dediğinde, “Karşıya bak, hitâbını alarak vâdîye bakıp yüz bin Mûsâ’yı elinde yüz bin asâ ile görmüştür,” dedi. (Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 2003, s. 551-552)
