Ken’an Rifâî Kimdir?

Her devirde ve her asırda Ebû Bekir ve Ebû Cehil yaradılışlı kimseler olduğu bilinince, gerçeklerin beyânında niçin söz söyler, neden kalem oynatırız, diye düşünmemek elde değil. Zîra hakîkatler, ancak o hakîkatle soydaş olan gerçek kimselere yüz gösterir, gāfil inkârcılara değil. (s. 3)

“…bu eser hiç şüphe yok ki tefekkür hayâtımızda bir hâdise teşkil edecek kadar mühimdir. Zîra, Ken’an Rifâî, yirminci asrın ışığında Müslümanlığı tefsir eden ve zamânımızın îcapları ve hayat şartları içinde alacağı yeni veçheyi tâyin eden ve salâhiyetli ve en değerli insandı. Onun şahsında İslâmiyet, lâyık olduğu değeri ve mânâyı kazanarak, bu asrın her türlü ilim ve fen gerçeklerine mâlik nesilleri ile yeniden bir temas ve köprü kurmak imkânlarını bulmuştur.
Bu mühim bir dâvâdır. Öyle bir dâvâ ki, bütün bir İslâm âlemini, bütün müsteşrikleri ilgilendirecektir. Bu îtibarla, Ken’an Rifâî’nin düşüncelerini bütün dünyâya tanıtmak, eserini yabancı dillere tercüme etmek lâzımdır.”
Doç. Dr. Cevdet Perin, Hafta (III), 9 Kasım 1951
“Ken’an Rifâî tasavvufu yaşamakla iktifâ etmesi bakımından… ‘mutlak’ı, ‘mümkün’de, ‘vücut’u, ‘izhar’da arıyor. Allah sevgisini eşyâdan kaçarak mücerret bir varlıkta bulacak yerde, mücerret varlığı eşyâya naklediyor. Spinoza’nın riyâzî ve aklî panteizmine aşk ve şevk yoluyla nüfuz etmeye çalışıyor; insanları ve mahlûkatı sevmeden, Allâh’ı sevmeye imkân olmadığını gösteriyor. Bu sûretle tasavvufu, doğrudan doğruya, beşerî bir ahlâk kriteryomuna bağlıyor. Daha doğrusu o yaşanılan ve inanılan hakîkî ahlâkın kendisi oluyor. Burada mutasavvıf, kendisini zihnî bir tecrit ve teemmül ameliyesi içinde hapsetmiyor. Tam tersine hayâtın damarına girmeye çalışıyor. O, ‘zâhir’de ‘bâtın’ı, ferdî iyilikte, ilâhî iyiliği, ferdî muhabbette, ilâhî aşkı, ferdî fazîlette, ilâhî fazîleti arayan bir ahlâk kahramânı rolündedir. Bunu kendisi şöyle anlatıyor: ‘… Şunu bilmek lâzımdır ki, Allah fiili ile kavli, sıfâtı ve zâtı ile, zâhir ve bâtın bütün tasarrufâtı ile insanda zuhûr etmiştir.
Şüphesiz her mutasavvıfın aradığı kemâl, neticede ahlâkî bir aksiyona yönelir. Ve nefsin tasfiyesi, hem hareket ve hem de gāyedir. Bu tasfiye, insanlardan ve eşyâdan kurtulmak sûretiyle olduğu gibi, kendini insanların ve eşyânın kahrına, kinine hedef tutmak sûretiyle de olur. Ken’an Rifâî bu ikinci yoldan yürüyor. Böyle bir tasavvufta her makam bir ahlâkî tecrübe oluyor. Bundan dolayı hakkında yazılan bu kitap, onun tasavvuf görüşünü îzah etmekten ziyâde yapmış olduğu ahlâk tecrübesinin bize bir menkıbesini veriyor. O da, velîler gibi, söze değil öze önem vermiş. Sözün müfessirleri, özün havârîleri olur. Ahlâk, söz değil özdür. Onu da gören anlar, eren anlar.”
Dr. Cahit Tanyol, Yeni Sabah, 6 Teşrîn-i Sâni 1951.
“Eserin sahifelerini çevirdiğimiz zaman, gerçek medeniyetin, bir ruh ve his medeniyeti olduğunu; hakîkî değerlerin ise, mânevî değerlerden ibâret olduğunu anlıyor ve bu hava içerisinde; sanki bir rüyâ âlemindeymiş gibi, kitabı bitiriyoruz.
Eserde, umûmiyetle mistik bir hava hâkim olmakla beraber, çekici bir üslûba ve derin bir kültüre dayanan tahliller ve düşünceler de vardır. Ken’an Rifâî’nin, ahlâk, din, aşk, hâtıra ve daha birçok mevzular üzerindeki ince duygularını ihtivâ eden bu değerli eser, İnkılâb Kitabevi tarafından yayınlanmış olup… bu eseri iyi bir dünya görüşüne mâlik olmak isteyen herkese tavsiye ederim.”
Necdet Evliyagil, Cumhuriyet Gazetesi, 3 Aralık 1951
“Dört değerli müellifin delâletiyle tanıdığımız Ken’an Rifâî mistik bir hüviyet taşımakla beraber, hem zaman diyebileceğimiz bir davranışla, hem içe, hem dışa dönüktür. İki ayrı ameliye, birbirinden ayrılmadan, birbiriyle iç içe icrâ olma hâlindedir. Ken’an Rifâî hem aydınlanıyor, hem aydınlatıyor.
Önce belirli şahsiyetlerin irşat çerçevesinde, sonra ihtimal kendisinin pek iyi bildiği mürşitlerin tesir çevreleri içinde fakat aynı zamanda, hattâ uzağındakiler onun irşat çerçevesi içindedir. Böylece misilsiz, yâhut misline pek az rastlanmış bir ruh ameliyesi cereyan etmektedir. Ken’an Rifâî, din bakımından, hâli ve samîmî bir reformatör olarak üzerinde durulacak hamleler getirmiştir.”
Zeria Karadeniz, Son Saat, 13 Ocak 1952

Ken’an Rifâî Hazretlerinin Ümmü Ken’an Dergâh’ında yapmış olduğu Mesnevî-i Şerif takrirlerinde 1324-1341 (1908-1925) seneleri arasında tutulmuş “notlardan bâzıları” 270 sayfalık küçük boy bir kitap olarak yayımlanmıştır. Kitabın sonunda 271-274. sayfalar arasında “Ken’an Rifâî’nin Hayâtı” başlığı altında ana hatlarıyla hayat hikâyesi verilmiştir. Kitapta bu Mesnevî sohbetlerinin hangi ciltlere âit olduğu belirtilmemiştir. Çeşitli ciltlere âit sohbetlerden tutulmuş notlar olduğunu anlaşılmaktadır.
İkinci baskısı 2013 yılında Nefes Yayınları arasında Ken’an Rifâî’den Mesnevî Hâtıraları adıyla yapılmıştır.

… ile Galatasaray Lisesi’nin önünden geçiyorduk. Mürşidimin dokuz yaşla on dokuz yaş arası, içinde bulunduğu bu mektep, hâfızamda saklı bulunan eski bir hâtırayı durduğu köşesinden çekip getirmişti. Yolda …’ya anlattım.
Öyle can kulağı ile dinlemiş olmalı ki: ”Yazmalı bunları” dedi. Doğru söylüyordu. Yazılmalı idi.
Ancak kaydedilen bu hâtıra, sanki bir lokomotif olmuş ve hareket eder etmez, arkasında, toz toprak içinde, uyuklar gibi sâkin sessiz beklemekte olan vagonları çekmeğe başlamıştı.
Çekti çekti. Hâlâ da kapalı kalmış nicelerini sürüklemekle meşgul. … (s. 5)

… ile Galatasaray Lisesi’nin önünden geçiyorduk. Mürşidimin dokuz yaşla on dokuz yaş arası, içinde bulunduğu bu mektep, hâfızamda saklı bulunan eski bir hâtırayı durduğu köşesinden çekip getirmişti. Yolda …’ya anlattım.
Öyle can kulağı ile dinlemiş olmalı ki: ”Yazmalı bunları” dedi. Doğru söylüyordu. Yazılmalı idi.
Ancak kaydedilen bu hâtıra, sanki bir lokomotif olmuş ve hareket eder etmez, arkasında, toz toprak içinde, uyuklar gibi sâkin sessiz beklemekte olan vagonları çekmeğe başlamıştı.
Çekti çekti. Hâlâ da kapalı kalmış nicelerini sürüklemekle meşgul. … (s. 5)

Bu kitapta, nice ölümsüzlüğe eren bahtiyarlar gibi, ölmeyenlerden, bir âbide şahsiyetin, bir ulunun ruh yüceliğini, mânâ zenginliklerini ve güzelliklerini, sevgide, dostlukta ve sevapta insan olduğumuzu hiç unutmamamız dileğiyle, bir sevgi demeti olarak sizlere sunuyoruz.
Seçilmişlerden bir seçilmiş olan o ulu, bizleri, insan olmanın idrâkine, kendimizi tanımaya, dünyâya geliş ve ayrılış mâcerâmızın sırlarını çözmeye, ahlâk güzelliklerine ve gönül huzûruna dâvet ediyor. (s. 9)

Mânevî yaşamı bugün âdeta bir çöle dönüşmüş günümüz Türkiye’sinde, bir modern zamanlar Râbia’sı olan Cemâlnur Sargut Hanımefendi, tasavvuf irfânına olan derin vukûfiyeti, tükenmez aşkı ve bilgisiyle karşımıza çıkmaktadır. Elinizdeki kitap; tasavvufî geleneğin, Ahmed Rifâî, Kenan Rifâî, Meşkûre Sargut ve Sâmiha Ayverdi tezgâhlarından geçerek, zikir ve sohbetle kemâle ermiş bir Allah âşıkı, bir Resul sevdalısı ve dört büyük yolun sadık bir izleyicisi olan bu bilge hanımefendiyle yapılan ve saatler süren bir söyleşinin meyvesidir.
Cemâlnur Sargut’la gerçekleştirilen bu sohbetlerde, Efendimiz’den, tevhîdin sırlarından, semânın hakîkatinden, Ahmed Rifâî Hazretleri’nin o muazzam dünyasından, Rifâîlik, Kadirîlik, Şâzelîlik ve Mevlevîliğin gürül gürül çağlayan inisiyatik ırmaklarından, Kenan Rifâî ve sadık izleyicilerinden, yolun esaslarından, kavram ve olgulardan bahsedildi… (Sadık Yalsızuçanlar)

Burası dünyâ. Burada acı da var tatlı da. Ancak şunu unutmamak lâzım ki, hayat bir ıztırap yumağı değil, her ânıyla bir armağan. Fakat bu gerçeği görecek göz, gösterecek dost lâzım.
Bu dost da öyle bir dost olmalı ki;
Bilgeliğiyle sezgisi ve tecrübesiyle aydınlatan,
Bizimle doğup, bizimle ölebilecek kadar bizden olan,
Hatâlarımızda sevaplarımızda yanı başımızda yer alabilen,
Sâdece bir muhabbet ânında değil, ömür boyu dostluğunu esirgemeyen,
Yanlışları doğruya, doğruları da güzele çevirmek için emek veren,
Hâline, tavrına gizlenmiş erdemlerini cömertçe sunan, ufukları aralayan,
Karınca kararınca bu ufuklardan toparlayabildiklerimizi
kendi dünyâmıza taşıyabilmemize destek veren, emeğini ve gayretini lutfetmekten çekinmeyen, vefâlı olan, can yakmayan, hayal kırıklığına uğratmayan, uyandırdığı hayranlıkla gözleri görücü kılan,
yüreklere dokunup onu konuşturabilen
bütün bunlardan dolayı da sinsi veya âşikar hiçbir menfaate
tenezzül etmeyen biri olmalı. (s. 33-34)

Besteciliğe Medine’deki öğretmenliği sırasında, öğrencilerinin okuması için tasavvufî temalı küçük eserler besteleyerek başlayan Büyükaksoy’un, vefat ettiği 1950 yılına kadar ulaştığı eser(beste) sayısı 34’tür. … eserler teknik yapılarının yanında zarif ve sanatlı melodik özellikleriyle klasik ilâhi anlayışının içerisinden farklı bir yol açmıştır. (s. 13)

Mutasavvıflar Kehf sûresinin 109. ayetini şöyle yorumlar: “Bütün ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa Allah’ın kelimesi olan insân-ı kâmilin bir tek vasfını bile anlatamaz.”
“Cemâlnur Sargut’la Açık Deniz’e Yolculuk” sizi sizden görünerek avlayan bir insân-ı kâmile, Muhammedî hakikat ve ahlâkının yüzyılımızdaki büyük temsilcisi Ken’an Rifâî Hazretleri’nin mânâ denizine doğru yolculuğa davet ediyor.
2009, 2011 ve 2012 yıllarında Sadık Yalsızuçanlar’ın Cemâlnur Sargut ile “Açık Deniz” programındaki konuşmalarından oluşan bu kitapta Ken’an Rifâî’nin manasını devam ettiren Sâmiha Ayverdi’yi, Meşkûre Sargut’u ve sohbet halkasındaki diğer münevverleri de tanıyoruz.
Cemâlnur Sargut, Açık Deniz’deki bu yolculuğumuzda bize rehberlik ediyor ve bizi Peygamber Efendimiz’den (s.a.s) Kur’ân-ı Kerîm’e, Hz. Mevlana’dan Ehli Beyt’e, Muhyiddin İbn-i Arabî’den Niyâzî-i Mısrî’ye, İslam Araştırmaları Kürsüleri’nden Tasavvuf’a, İnsân-ı Kâmil’den Aşk’a, Şükür’den Mirac’a; uçsuz bucaksız bir denize yolculuğa çıkarıyor.

“Ken’an Rifâî 19. asrın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk yarısında yaşadı. Doğu ve Batı kültürünü hazmetmiş biridir. Eğitim öğretimde hocalık ve yöneticilikle birlikte dergâh şeyhliği yaptı. Tanzîmattan itibaren bir kültür ve medeniyet buhranı yaşadık. Ken’an Rifâî’de, müslüman kalarak modern hayatı benimsemenin, kendi kültür ve medeniyetimizi terk etmeden çağa ayak uydurmanın örneklerini görürüz.
Elinizdeki kitapta Ken’an Rifâî’nin şahsiyeti, mânevî hayatı, irfan ve fikir dünyâsına dair yazılar yer almaktadır.”
Prof. Dr. Mehmet Demirci

Kenan Rifâî Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet Türkiyesi’ne geçiş döneminin temsilcilerindendir. Devrinin en iyi öğretim kurumlarından olan Galatasaray Sultânîsi (Lisesi) mezûnudur. Mezuniyetinden sonra en değerli birikimimiz olan tasavvuf ve irfan dünyasına adım atmış, tekkeler kapanıncaya kadar on yedi yıl bilfiil şeyhlik yapmıştır. O, iyi bir Osmanlı olduğu kadar, sâdık bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idi. Tasavvufî-manevî alana ait bildiklerini, inandıklarını, eğip bükmeden, içinde bulunduğu şartların imkânına göre anlatmaktan, öğretmekten geri kalmadı. Böyle önemli bir şahsiyeti, Türkiye’de ilk defa doktora konusu olarak seçen Arzu Eylül Yalçınkaya’yı tebrik ederim.
Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

Bu çalışma; konusu itibarıyla, Türk tasavvufunun entelektüel görünümünü 1867-1950 yılları arasında yaşamış mütefekkir bir mutasavvıf olan Kenan Rifâî (Büyükaksoy) özelinde değerlendirerek kendisinin tasavvuf geleneği ile olan irtibatını, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet Devri’nin kaotik dönemlerindeki bürokratik görevleriyle eş zamanlı sürdürmüş olduğu “irşat edici” pozisyonunu, bu konumun modernist söylemdeki yansımalarını ve oluşan bu özgün şahitliğin entelektüel tasavvuf kavramı kapsamındaki analizini içermektedir.
