Balkan Faaliyeti – 2012
Cenan Vakfı Balkan Gezisi Konseri

Balkan Faaliyeti – 2013

25 Mayıs 2013

Vakfımız tarafından 25-31 Mayıs 2013 tarihleri arasında düzenlenen gezide, İskeçe ve Prizren şehirleri gezilmiştir.

Bu gezide Prof. Dr. Fahrettin Olguner ve Çiğdem Gürsoy’un sunumları ile “Yunus Emre Düşüncesi-Vakıf Medeniyeti” konulu bir panel gerçekleştirilmiş, ayrıca Noktanur Kefkep idaresindeki Vakfımız Türk Mûsikîsi korosu iki konser vermiştir.

Beytula Muci
Necip Bayram
Alican Ali
Fatih Yakup
Erdem Murat
Veysel Kurtseviç
Vahit SchalQini
Ece Kantarcı
Efe Maloku
Memet Sibel
Mustafa Geansel
Mustafa Aisel
Sarali Denisa
Apti Ailin
Apti Elif
Sedanur Komurcu
Sevda Curtagi
Erchin Mermambet
Aylin Efrahim Fikret
Ruziye Kenanova Niyazieva
Seher Memedova Hüseinova
Hasan Halil Hasan
Mustafa Abil Mustafa

Not: Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde, “Şumnu Kültür Evi Derneği” ile işbirliği yapılarak, 21-31 Aralık 2013 tarihleri arasında Dr. Seher AŞICI tarafından ebru kursu verilmiştir.

VAKIF MEDENİYETİ

İnsanın hayatını sürdürebilmesi, ihtiyaçlarını karşılıyabilmesi için diğer insanlarla karşılıklı etkileşim içinde olması, onların yardım ve desteğini alması gerekmektedir. Nüfus artmaya başladığında ve yardımlaşma fikri ortaya çıktığında, insanlar, ilk önce neye ihtiyaçları varsa neye muhtaç iseler onu yapmaya başlamışlardır. Bazı ihtiyaçları tek başına karşılıyabilmiş, diğerlerini karşılamak için ise ilerleyen zamana, gelişen sosyal ve iktisadi şartlara bağlı olarak birbirlerine yardım etmişler, böylelikle hem manevi tatmine ulaşmış hem de ihtiyacı olanlara destek sağlamak gayesiyle çeşitli yapı ve müesseseler ortaya çıkarmışlardır. Yavaş yavaş ortaya çıkan bu yapılar sayesinde, kişilerin maddi ve manevi ihtiyaçları sağlanarak  huzur ve güven oluşturulmaya çalışılmıştır. Toplumların refahı, düzeni, birliği bu yapıların bulunup bulunmamasına, görevlerini yapıp yapmamasına bağlıdır.

İşte Türk-İslâm Medeniyeti içinde görülen vakıf, bu zaruretin gereği olarak doğup gelişmiş ve bu görevlerini hakkı ile yerine getirmiş olan müesseselerin temelidir.

Vakıf kurumunun temelinde ise “sadaka” bulunmaktadır; bağış yapma, Allah’ın rızasına uygun bir amaçla, bir başka değişle Allah’a kurbiyyet kastı ile olursa sadaka adını alır. Arapça sıdk kökünden gelen sadakanın anlamı da amacına uygun bir şekilde; doğru öğretiye uygun, doğru davranış anlamını içermektedir. Çoğulu olan sadakât terimini de bu manâda sıkça kullanmaktayız. Türkçe sözlüklerde ise Allah rızası için fakirlere verilen şeye sadaka denmektedir. Sadakanın kültürümüzdeki yeri çok başkadır. Birebir verilebildiği gibi değişik usüllerde de uygulanmıştır. Örneğin; eskiden mahallelerde, camilerde, köprü başlarında, kabristanlarda, vs.. aklınıza gelebilecek pekçok yerde sadaka taşları vardı. Bunlar üstleri, yanları vs.. bir elin girebileceği kadar delik mermer taşlardı. İnsanlar buraya gönüllerinden ne koparsa koyarlar ihtiyacı olanlar da gerektiği kadar buradan alırlardı. Ne kimin koyduğu, ne de kimin aldığı belli olmazdı.

Çoğunuzun bildiği Hadislerden birkaç örnek verecek olursak; “Ademoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır: Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma fayda veren ilmi bir eseri olan veya kendisine hayırlı evlat yetiştirmiş olan bir kimsenin amel defteri kapanmaz”, “Üst el, alt elden daha hayırlıdır”, (1) hadislerinden de anlaşılacağı üzere “sadaka-i câriye” devamlı teşvik edilmiştir. Vakıf ; sadakanın ve onun yararının devamlılığını sağlamak ihtiyacından doğmuştur, kelime olarak vakıf; bir malın habs edilip gelirinin yoksullara dağıtılması işlemine denmekteydi. Zamanla gelişen koşullar gereği habs edilen bu malların satılmaması, miras olarak bırakılmaması ve bağışlanmaması esasından yola çıkılarak hukuki anlamda önce “sadaka-i mevkûfe” terimi kullanılmış, daha sonra “mevkûfât” ve nihayetinde vakıf olarak adlandırılmıştır.(2)

Tıpkı sadaka gibi teşvik edilen ve bir bakıma uygulama alanı olan vakıfların temelinde de, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolculara yapacağımız hayrat olunan kurumlar vasıtasıyla mal sarfetmenin Allah katında çok değerli olduğu inanışı yatmaktadır ve bu çeşitli ayetler vasıtasıyla da gösterilmiştir. “…onlar, mallarını, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilencilere, esirlere severek verirler”(3), “…Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz. Allah, yolunda her ne harcarsanız muhakkak onu hakkıyla bilir…”(4)

İslâm dünyasında ilk vakıf kurucusu olarak bilinen Hz. Muhammed’dir. Ondan sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin de vakıf kurduğu bilinmektedir.(5)Emeviler Dönemi’nden başlayarak Abbasiler Dönemi’nde de gelişme kaydeden vakıflar, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasından sonra sayıları katlanarak çoğalmaya, çeşitleri artmaya başlamış, XI. ve XII. yüzyıllarda tasavvuf ve tarikatlarla birlikte tekke ve zaviyelerle de Anadolu’nun her köşesine yayılmışlardı. Harzemşahlar, Atabekler, Eyyübiler, Memlüklüler ve Anadolu Selçukluları da malî durumları elverdiği kadar bu müesseselere destek vermişlerdi. Osmanlı Devleti de bu zengin mirası korumuş gözetmiş ve geliştirmiştir.(6)

Selçuklu-Bizans sınırında yer alan Osmanlı Beyliği’nden, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli ve Anadolu’ya  hızla yayılmasının altındaki en önemli etkenlerden biri, vakıf kurmak yoluyla oluşturulan zaviyeler ve etraflarında gelişen yapılaşmalardı.(7) Dervişler buralarda sadece kendilerine verilen toprağı ekip biçmekle kalmazlar tekkeleri ibadet yeri, misafirhane ve okul olarak çalışır durumda bulundururlardı.(13)Bu geleneği devam ettirerek Orhan Gazi’den başlayarak padişahlar, sultanlar, vezirler, zengin halk adeta birbiriyle yarışırcasına vakıf kurma yoluna gitmişlerdir. Böylece imparatorluğun her yerine yayılan vakıflar, aynı zamanlarda başlayan kalkınmayla birlikte büyük ilerlemeler kazanılmasını sağlamışlardır. Bu sayede “İlim-irfan hayatı yanlız taht şehrinin sadece büyük  merkezlerin bir imtiyazı olup kalmayarak, Anadolu’nun ve Rumeli’nin her yerinde en ücra köşelerine kadar uzanmış, hertarafta mahalli irfan müesseseleri, ilim adamlarını yetiştirmiştir.“(8) Samiha Ayverdi.

Vakıf hizmetlerini Yardım, Dayanışma, Sosyal Güvenlik, Ekonomik Hizmetler ve Genel Hizmetler başlıkları altında özetliyebiliriz.

İslâm dinine göre her kademeden, her statüten  insanı bir araya toplayan namaz, aynı giyiniş biçimiyle, aynı duygu ve düşüncelerle bir arada yapılan hac, fakirliğin, yoksulluğun ne demek olduğunu gösteren oruç, yardımlaşmayı zorunlu kılan zekât, ibadet olmalarının yanı sıra sosyal dayanışma ve güvenliğinde oluşturulmasında katkıda bulunan en önemli unsurlardır.(9) Toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kurulan vakıflarda yapılan yardımlarda tek tek isim belirtmediği için kişiler rencide edilmediği gibi her iki taraf içinde duygusal bir bağ oluşturmaktaydı. Sadakanın ruhuna ve ibadetin özüne de aykırı olunmayan, manevi tatmin duygusunu geliştiren bu uygulamalar ile vakıf kurucuları zengin-fakir arasındaki farkları en aza indirdikleri gibi bireyselliği de önlemiş oluyorlardı.(10)

Zira toplumsal dayanışmanın azaldığı, bireyselliğin çoğaldığı toplumlarda huzursuzluklar artmakta, ruhsal çöküntüler ön plana çıkmakta, mutsuzluk, çaresizlik ve bunların sonucunda oluşabilecek istenmeyen durumlarla bugünde olduğu gibi geçmişde de sık sık karşılaşılmaktaydı.(11)İşte bu sakıncaları ortadan kaldırmak düşüncesi olmuş olmalı ki vakıflar yoluyla mahalle bazında gerçekleşen yardımlaşmalar, sorunları yerinde görmeyi ve çözüm yolları bulmayı sağlayıp, sınıflar arasındaki çatışmaları önleyici, birleştirici, maneviyatı tatmin ederek güven hislerini ortaya çıkaran rol oynamışlardı. Gayrimüslim- müslim ayrımı da olmayan vakıflarda tüm imkanlar eşit dağıtılmış toplumsal barış ve hoşgörü ortamı yaratılarak İmparatorluğun temelindeki çok kültürlülük korunmuştu. Yardımlaşmayla ortaya çıkan eserler kervansaray, okul, cami, çeşme vs.. gözle görülebilir nitelikte olduğu için yapana tatmin, mutluluk ve huzur duygusu istifade eden kişiye de minnettarlık, güven ve şükran duygularını yaşatmışlardı.

Osmanlı’da sosyal güvenlik ve dayanışma sistemini özellikle klasik dönemde vakıflar görmekteydi. Bu dönemde Osmanlı toplumu, askerî ve halk olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştı. Askerî sınıf ilmiye ve adliye görevlileri, tımarlı sipahiler ve kapıkulu görevlileri denen yeniçeriler ve bürokratlardan oluşan yöneticilerdi. Halk sınıfı ise esnaf, sanatkar, çiftçilerden oluşan yönetilenlerdi. Her iki kesiminde sosyal güvenlik ve dayanışmaya ihtiyacı vardı ve bunun için yardımlaşma sandıkları oluşturulmuştu. Avarız Sandıkları, Esnaf Sandıkları, Orta Sandıkları,  Eytam Sandıkları, Memleket Sandıkları  aynı zamanda para vakıflarının  zaman içinde gelişerek farklı uygulama alanları bulduğu yerler olmuşlar ve bu vakıfların sermayelerini de oluşturarak mensuplarına; sakatlananlara-yaşlılara maaş, evleneceklere-fakirlere yardım, dükkan açacaklara sermaye vermişlerdir.

Vakıflar yoluyla yapılan Genel Hizmetlere baktığımızda; Bu hizmetler toplumun gereksinimleri gözönüne alınarak ihtiyaç oldukça çeşitlenmiş, zamanla işlevlerini arttırarak şehirleşmenin de en önemli unsuru olmuşlardı. Yapılan her fetihten sonra kurulması gereken şehirler veya kurulmuş olanlara ilave için öncelikle bir külliye ve çarşı oluşturulur, sonra bunun etrafında plan dahilinde yapılaşmalar devam ederdi. Külliyelerin içinde bulunan imarethanelerden gündelik ihtiyaçlarını sağlayamıyacak kadar yoksul insanlar faydalanırdı. Eğitim, konaklama, yemek dağıtımı, tıbbi hizmetleri yürüten külliyelerin kırsal alanda karşılığı tekkelerdi. Bu külliyeleri genelde sultanlar, vezirler, devlet adamları kurdukları vakıflar yoluyla inşa ederler, şehrin kenar mahallelerininde diğer kısımlarıyla bağlantılarını daha küçük vakıflar vasıtasıyla hayır sever vatandaşlar temin ederlerdi. Önce küçük bir meydana cami inşa edilir bunun etrafında camiye gelir getirecek dükkanlar yapılırdı. Sistemli bir şekilde kurulan mahalleler kendi aralarındaki bağlantılarla şehrin dokusunu oluştururlardı.(12) Uzun süre İmparatorluğun başkenti olan İstanbul’un üçte ikisinin vakfıflara ait olduğu iddası çok abartılı gelmemelidir. XIX. yüzyıl başlarında ise İstanbul’daki arazi ve emlakın neredeyse tümünün vakıf haline geldiği söylenmektedir. (Evkaf Nazırlığı’nda bulunan Mustafa Paşa, “Nectayic-ül-vukûat“ isimli kitabında Nezaret’in kuruluşunu anlatırken). 1934 yılında yapılan değişikliğe kadar cami, mescid ve hamamların etraflarına kurulmuş olan mahallelerin isimlerinin de bu vakıfların adlarıyla anılması tespitimizi güçlendirmektedir.(14)

Günümüzde belediyelerce yapılan tüm hizmetler de vakıflar yoluyla sağlanırdı. Su yolları, çeşmeler, köprüler, dinî hizmetler, ulaşım, sağlık, eğitim, barınma, alt yapı hizmetleri, temizlik, denizcilik işletmeciliği gibi şehrin ayakta kalabilmesi ve devamlılığını sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü katkı, irili ufaklı vakıflar tarafından karşılanırdı. Bu yapıtların önemli bir bölümü zamanla tarihi ve mimari açıdan değerlenerek anıt haline gelmişlerdir.(15) Osmanlı, Bizans’dan ve Selçuklulardan kalanlar başta olmak üzere zamanla birer medeniyet eseri olan bu yapıları muhafaza etmiştir. Evrensel anlamda insanlığa hizmet etmek olan bu davranış biçimi, bir çeşit zihniyet meselesi olarak benimsenerek hangi devlet, hangi iktidar olursa olsun geçmişten gelen eserleri korumaya özen göstermek, günümüz toplumlarında da gözardı edilmemesi gereken bir durumdur.

Osmanlı’da bu zihniyet çerecevesinde refah düzeyi artıp temel gereksinimler karşılandıkça daha detaylanan vakıflar, kişilerin kendilerine özgü hassaslıklarının ön plana çıktığı müesseseler olmaya başladılar. Kuş evleri yapan, kışın camilerin sularının ısıtılması için yakacak odun sağlayan, yazın şerbetlerin soğutulması için dağdan kar getirten, sokaktaki pisliklerin üzerine kül dökülmesini sağlayan, evlenecek kızlara çeyiz yapılması, sokak hayvanlarının beslenmesi, hizmetçilerin kırdıkları eşyaların tazmini için vs.. kurulan vakıflar bunlardan bazılarıdır.(16)

Vakıfların ekonomik hizmetlerine baktığımızda, kuruluş amaçlarının temelinde ekonomik yapıyı desteklemek, rahatlatmak, bulunmamakla birlikte, amaçları doğrultusunda hizmet verirlerken ister istemez gelir-servet dağılımını etkilemekteydiler. Bu doğrultuda, ekonomik hayatın canlı tutulması için ülkede ulaşım sistemini kurmuşlar ve bunu emniyet altına alıp sürekliliğini sağlayarak ekonomiye katkıda bulunmuşlardır. Bu amaçla nehirler üzerine köprüler, 30-40 km. mesafelerde kervansaraylar şehirlerde hanlar kurmuşlar, buralarda konaklayan insanların ve barınan hayvanların üç günlük iaşelerini, hastalanırlarsa bakım masraflarını vakıf gelirlerinden harcayarak ticareti canlı tutmuşlardır.(17) Temin edilen eğitim hizmetiyle de gelir dağılımında fırsat eşitliğine katkıda bulunulmuş, toplumda huzur ortamı sağlanmaya çalışılmıştır.

Üst tabakaların toplumdaki iktisadî güç sıralamalarına paralel olarak kurulan müesseselerde bir yandan dinî amaçlar ön plana çıkarken diğer yandan özellikle düşük gelir guruplarına yönelik verilen sosyal yardım ve hizmetler, ekonomiyi rahatlatıcı, refah arttırıcı olmakta, hazırlanan huzur ortamının devamlılığı sağlanmaktaydı. Düzenli olarak sürdürülen bu hizmetlerle orta ve alt tabakanın elinde sınırlı da olsa para birikmesi sağlanarak, dolaylı yoldan ekonomiye katkı sağlanmıştı. İstihdamı arttırıcı etkisiyle de ekonomiye katkısı olan vakıfların özellikle büyük olanlarında çok sayıda eleman çalışmaktaydı. Bahçe tanzim edenlerden, taş ustalarına, muhasebecilere, camcılara kadar geniş kadrosu bulunan vakıfların büyüklüğüne ve mali durumuna göre bu kadro genişleyip daralmaktaydı.

Netice olarak, günümüz devletlerinin kamu hizmetlerini yerine getiren vakıflar sosyal yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlamak sosyal güvenliğe katkıda bulunmak bakımından sosyal alanda, gelir servet dağılımını dengelemek devletin yükünü hafifletmek için istihdamı arttırarak iktisadî alanda, merkezi yönetimi kolaylaştırarak iskân politikası, asayiş ve güvenliğin sağlanmasına katkılarından dolayı da siyasal alanda önemli görevler üstlenmiştir. Asıl hedefi yaratıcının rızasına uygun olarak gelir düzeyi yüksek olan kişilerden gelir düzeyi düşük olan kişilere servet transferi sağlayarak dikey gelir dağılımına, bazen de toplumda herkesin istifade edebileceği şekilde müesseseler inşa ederek yatay gelir dağılımına büyük ölçüde katkı sağlamışlardır.

Osmanlı’da yaşayan “Bir insan vakıf evinde doğar, vakıf okulunda okur, vakıf yoluyla ihtiyaçlarını giderir, vakıfların kuruduğu iş yerinde çalışır, öldüğü zaman vakıflar yoluyla cenazesi kaldırılır ve vakıf mezarlığa gömülürdü.” Samiha Ayverdi’den aldığımız bu klasik cümle vakıfların Osmanlı toplumunda hayatın her katmanına yayıldığını ve ne denli önemli olduğunu göstermek açısından verilebilecek güzel örneklerdendir. Kısaca söylemek gerekirse Müslüman Türk medeniyeti aslında bir vakıf medeniyetidir. Bu onun gerçek karekteridir.

Ana çizgilerini belirttiğimiz vakıf hadisesinin kurum (müessese) haline gelmesi, Anadolu’yu içine alan tarzda Orta Doğu ülkelerini kapsaması Selçuklu Dönemi içinde tamamlanmış gibidir. Osmanlı da önceki yapılanları muhafaza ederek, enerjisini ve imkanlarını yeni yerlere Balkanlar’a yöneltmiştir. Osmanlı’nın ayak bastığı her yerde onun ayakizleri demek olan eserlerini, özellikle Balkanlar’da görmemek mümkün değildir.

Tarihi değerleri yok saymak ya da yok etmek kimseye; ne ferde, ne millete herhangi bir şahsiyet kazandırmaz. Onları korumak, kollamak ve yaşatıp geliştirmek ise insana insanlık borcudur.

Teşekkürler.

Çiğdem Gürsoy

KAYNAKÇA
(1) Mehmet Bayyiğit, “Sosyal Yardımlaşma Ve Dayanışma Kurumu Olarak Vakıflar”, Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, no.11, 2001, s.61
(2) Tahsin Özcan, Vakıf Medeniyeti ve Para Vakıfları, İstanbul, Türkiye Finans Kültür Yayınları, 2010, s. 21-22.
(3) Kur’an, Bakara/177, Çev. Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul, Hürriyet Yayıncılık, 1994, s.38.
(4) Kur’an, Âli İmran/92, Çev. Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul, Hürriyet Yayıncılık, 1994, s.67.
(5) Nazif Öztürk, Elmalılı Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar, Ankara, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, s. 122.
(6) H.Mehmet Soysaldı, “Vakıfların Günümüzdeki Yeri ve Önemi”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.XII, No: 1., Elazığ, 2002, (ss. :383-400.), s. 391.
(7) Ömer Lütfi Barkan, “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeleri”, Vakıflar Dergisi, C. II, Ankara, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1942, (ss: 279-304), s. 280-285.
(8) Samiha Ayverdi, Boğaziçinde Tarih, İstanbul, 2008, Kubbealtı Yayınları, 7.bs., s. 36-37
(9) Hüseyin Ertuç,“İslâm Hukuk Tarihinde Vakıflar ve Batı Kültüründeki Benzeri Kurumların Karşılaştırılması”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, Erzurum, 2007, s. 49-53.
(10) Bahaeddin Yediyıldız, “Müessese-Toplum Münasebetleri Çerçevesinde XVIII. Asır Türk Toplumu ve Vakıf Müessesesi”, Vakıflar Dergisi, C. XV., Ankara, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1982, (ss: 23-53), s. 35-37.
(11) Yediyıldız, a.g.e., s. 35-37.
(12) Özcan, a.g.e, 2010, s. 57.
(13) Tevfik Güran, Ekonomik ve Mâli Yönleriyle Vakıflar Süleymaniye ve Şehzade Süleyman Paşa Vakıfları, İstanbul, Kitabevi Yayınları, 2006, s. 3.
(14) Hasan Güneri, Türk Medeni Kanunu Açısından Vakıfta Amaç Kavramı ve Amacına Göre Vakıf Türleri, Ankara , Sevinç Matbaası, 1976, s. 2.
(15) Özcan, a.e., s.60.
(16) İsmail Kurt, “Nazari ve Tatbiki Olarak Para Vakıfları”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul, 1994, s.13-17.
(17) Öztürk Nazif, “Sosyal Siyaset Açısından Cumhuriyet Öncesi Vakıfları”, Cumhuriyetin 80.Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004, (ss. : 35-47.), s. 41.

Ömrünü Türk kültür ve îman hayâtına adamış olan İlhan Ayverdi, 24 Ekim 1926’da Manisa’ya bağlı Akhisar’da doğdu. Ruslara karşı kahramanca savaşan Dağıstanlı halk kahramanı ve lideri Şeyh Şâmil’in hanımı, babaannesinin halası olur. Baba tarafından dedeleri Hasan Basri Bey’in kabri, Ortaköy’deki Yahya Efendi Dergâhı bahçesindedir. Anne tarafı Sofyalı, büyük babası Serez eşrâfından, Negova ve Belova’da çiftlik sâhibi bir beydir. 93 Harbi sırasında “Bulgarlar çiftliklerinizi basıp sizi öldürecekler” haberini alınca çâresiz kalan âile toparlanıp önce Bursa’ya oradan da Ödemiş’e gidip yerleşirler.

Âilelerin Mehmet Murat ve Fatma Pâkize isimli çocukları Ödemiş’de evlenir ve Akhisar’a yerleşirler. Bu çiftin Akhisar’da doğan dört evlâdından üçüncüsü olan İlhan Ayverdi, daha çocukluk yıllarında cömertliği, yardımseverliği, arkadaşları ile çok iyi geçinmesi, vefâkâr oluşu ve gönül kırmaktan son derece çekinmesi, etrafına karşı çok müşfik davranması ile yakınlarının dikkatini çeker. İleriki senelerde bu güzel hasletleri daha olgunlaşacak ve onu bir ihlâs âbidesi haline getirecektir. Öyle ki ileriki senelerde sayıca çok fazla olan yardım taleplerinin her birini karşılamaya çalışırken sıkıntıya düşmesinden endişe edenlere, “Ekrem Bey bu parayı sadece benim için kazanmadı” diyecektir.

İlhan Ayverdi, ilk ve orta tahsilini Akhisar’da tamamlar. O devirde Akhisar’da lise olmadığı için İzmir’deki Karataş Lisesi’ne kaydolur ve 1943 yazında lise diplomasını alır.

Lisedeki edebiyat hocası Müfide Hanım ile aralarında oluşan sıcak râbıta fakülte seçiminde de ona rehber olacaktır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girer. Bu seçiminden de hiçbir zaman pişmanlık duymadığını her vesileyle ve büyük bir memnuniyetle ifâde edecektir. Fakültede çok değerli hocaların elinde yetişecektir.

1949 senesinde üniversiteden mezun olduktan sonra edebiyat öğretmenliğine başlar. Sırası ile Anarat Hiğutyun Ermeni Ortaokulu, Galatasaray Lisesi, Zoğrafyon Rum Lisesi (1951-55), Saint ]oseph ve Saint Michel Fransız Liseleri ve 1960 senelerinde Çapa Eğitim Enstitüsü’nde edebiyat öğretmenliği yapar.

İstanbul Maârif Müdürlüğü’nde çalıştığı dâirede, Mehmet Örtenoğlu ile tanışması onun hayâtının dönüm noktalarından biri olacaktır. Bu müstesna insan medrese mezûnu iken dişçi mektebini bitirmiş, Birinci Cihan Harbinde Irak cephesinde İngilizlere esir düşerek o kargaşalıkta diplomasını alamamıştır. Hocası onu Maârif Müdürlüğü’ndeki vazifesine yerleştirir. Diplomasını neden sonra alabilen Mehmet Örtenoğlu, “Efendim beni bu vazifeye koydu, başka bir talebim yok” diyecek bir gönlün sâhibidir. Aynı zamanda gençlerin sohbetine doyamadığı muhterem bir insandır.

İlhan Ayverdi’nin hayâtındaki ikinci dönüm noktası ise Sâmiha Ayverdi ile tanışmasıdır. Bir gün “Haydi Bâbıâli’ye gidip bir roman alalım” diyen akrabası bir genç ile Garbis Fikri’nin Cağaloğlu’ndaki kitabevine giderler. Garbis Bey kendisine Sâmiha Ayverdi’nin Yaşayan Ölü adlı kitabını tavsiye eder. Bu tavsiyeyi önce kayıtsızlıkla karşılayan ve o zamanlar henüz on sekiz yaşlarında bir genç kız olan İlhan Hanım, yanındaki arkadaşına “önce sen oku” diyerek kitabı verir. Bir müddet sonra kitabı okumaya başlayınca da dünyâsının değiştiğini hisseder. Hemen aynı yerde çalıştığı büyüğü Mehmet Örtenoğlu’na koşarak Sâmiha Ayverdi’yi tanıyıp tanımadığını sorar. Aldığı cevap kuru bir evettir. Halbuki Mehmet Dede, âileyi yakından tanımakta olup senelerdir sohbet meclislerine devam etmekte fakat o zamânın edep ve terbiyesi gereği henüz işlenmemiş bir cevher olarak telâkki ettiği genç talebesine sır vermemektedir. Bu böylece üç sene sürer. 1948 senesinin bereketli bir gününde Mehmet Dede, İlhan Hanım’ı elinden tutar ve Sâmiha Ayverdi’ye götürür.

Bu ilk karşılaşmada Sâmiha Ayverdi, İlhan Hanım’a “Namaz kılıyor musun?” diye sorar. “Alaca” cevâbını alınca “Kıl, kıl” der. Oradan çıkışta da aynı zamanda Sâmiha Ayverdi’nin de hocası olan Ken’an Rifâî’nin konağına giderler. Muhtemelen 1949 târihinde gerçekleşen bu ilk görüşmeden sonra İlhan Hanım, Fâtih’deki konağa bu müstesna şahsiyetin vefat ettiği 1950 yılına kadar müteaddid defâlar gidecektir.

Gene annesi ve Mehmet Örtenoğlu ile birlikte ziyâretlerine gittiği bir gün, edep ettiğinden yukarı çıkmayarak aşağıda kalır. Kenan Rifâî Hazretleri “İlhan nerede?” diye sorduklarında ise Mehmet Örtenoğlu, “Rahatsız etmemek için çıkmadı” cevâbını verir. Verilen karşılık çok güzel ve mânidardır. “İnsan hiç babasını rahatsız eder mi?”

Sâmiha Ayverdi ile önceleri biraz resmi olan görüşmeleri, 8 Ekim 1959 târihinde Ekrem Hakkı Bey ile evlenmesiyle çok daha sıkı ve muhabbetli bir kıvam bulur. Bu hâdise hiç ummadığı bir şekilde ve çok sevdiği büyüğü Mehmet Dede’nin aracılığıyla gerçekleşmiştir. Hiçbir zaman aklına getirmediği bu evlilikle, kendi deyimiyle kesif ve son derece güzel bir kültür dünyâsının içine girer.

Artık on iki yıl süren hocalığın yerini bundan sonra Sâmiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi ile berâber yürütülen cemiyet çalışmaları ve özel kültür faaliyetleri alacaktır. Ekrem Hakkı Ayverdi ile evlilikleri herkese örnek olacak bir güzellikte geçer. Öyle ki daha nişanlılık devresinde Ekrem Hakkı Bey ona yazdığı bir mektupta” Sizinle olan hayâtımız inşaallah çok neşveli olacak, evimizde siz, bütün ihvânı ve sevdiklerimizi toplayacak bir merkez kuracaksınız” der. Bu temenni yerini bulur ve hakikaten herkes tarafından sevilen İlhan Ayverdi, bilhassa gençlerin “Abla”sı olarak onların her türlü dertleriyle dertlenip, sevinçleriyle neşelenerek Ekrem Hakkı Bey’in evini bir merkez hâline getirmekte gecikmez. Aynı zamanda, sabırlı, yumuşak ve iyimser mizâcıyla, temelde son derece kıymetli özelliklerle mücehhez fakat zor tabiatlı eşinin hayâtını kolaylaştırarak ona huzur, şefkat ve muhabbet dolu bir zemin hazırlar.

1960 ile 1976 seneleri arasında Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Osman Gazi’den Fâtih devrine kadar olan mîmârî mîrâsımızı topladığı dört ciltlik muhalled eserinin ve Balkanlar’daki Osmanlı devrine âit bütün mîmârî eserleri içine alan külliyâtının hazırlanmasında Anadolu ve Rumeli’yi karış karış gezerek çalışmalara fiilen iştirak eder. İlhan Ayverdi bu 20 senelik devrenin Ekrem Hakkı Ayverdi gibi bir kıymeti çalışmalarında desteklemenin, seyâhatlerdeki büyük güçlüklere rağmen hayâtının en zevkli ve şükredilecek devrelerinden biri olduğunu her vesile ile söyler.

İlhan Ayverdi, 1970 yılında kurulan ve aynı zamanda isim annesi olduğu Kubbealtı Vakfı’nın da başkanlığını yürütmektedir. Bu arada Sâmiha Ayverdi ile aralarında eşine az rastlanan bir mânevî râbıta ve teşrik-i mesâî vardır.

İlhan Ayverdi’nin uzun zamandır kafasını kurcalayan meselelerden biri de Türk dilinin içinde bulunduğu çıkmazdır. “Bu yolda Kubbealtı ne yapabilir?” sorusunun cevâbını henüz bulabilmiş değildir. Bir gün mutfakta her zaman olduğu gibi eşinin kahvesini pişirirken gönlünde cezvedeki köpük gibi bir iştiyâkın kabardığını hisseder. Zihnine şimşek gibi bir fikir düşmüştür. “Kubbealtı bir dil akademisi kurmalıdır. ” Hemen bu fikri Ekrem Hakkı Bey’e açar. “Neden olmasın” cevâbını alınca soluğu Sâmiha Ayverdi’nin evinde alır. Esasen hemen her gün fikir alış verişinde bulunduğu Sâmiha Ayverdi kendisine söyleyeceklerini notlar hâlinde kağıda yazmak alışkanlığındadır. İlhan Hanım heyecanla “Efendim size bir şey söylemek istiyorum” der demez kendisinden şu cevâbı alır: “Bir dil akademisi kuralım değil mi?” İşte bu hayırlı teşebbüsün başlangıcı iki zihnin ve gönlün ilâhi bir cilveyle aynı zaman ve noktada birbirinden habersiz buluşmasıyla olur. İlhan Hanım hemen faaliyete başlayarak bir grup dil âlimini bu yolda çalışmak üzere dâvet eder.

İşte kendi ifâdesiyle lugat serencâmının sâdece bir kısmı: Arapların bir sözü var, “Küllü câhilün cesur” yâni bütün câhiller cesurdur. Lugat çalışmasının ne kadar külfetli ne kadar müthiş bir şey olduğunu bilmeden biz üniversite ile bu işe başladık. Başladık, o zamanın kültür müsteşarı Emin Bilgiç’ti. Emin Bey çok alâka gösterdi, biz bunu bakanlık olarak basarız dedi. Üniversite’den, İstanbul’daki Türkoloji kısmının profesörleri, doçentleri hepsi bu çalışmaya dâhil olmak üzere -Allah rahmet eylesin Fâruk Kadri Timurtaş baştaydı- bir heyet kuruldu ve akademi bunlara neleri hazırlayabilir? Türkçe’deki her kelime için bir zarf açıldı ve yüzlerce eser tarandı. Bunlar dağıtıldı, bu taramalar o zarflara konuldu ve malzeme hazırlandı. Fakat o derece ağır ilerledi ki o zaman biz yalnızca idâreci olarak vardık burada. Fakat Allah rahmet eylesin Necmeddin Hacıeminoğlu ‘nun bir sözü vardı. “Bu iş kuma istemez” derdi tabiî profesörlerin kuması çoktu, şimdi benimki çok. . . Onun için çok yavaş ilerledi. Bir sene, iki sene bir şey yok ortada. Bu çalışmaya girmişiz, îlan ettik, ben vakfın başkanı olarak bakanlığa imzamla taahhütnâme verdim, bırakmamız mümkün değil ama üniversitenin yürütmesi de mümkün değil. Oturup başına çökeceksiniz bu işin. Öyle olunca ben bu işin altında kaldım. Hani çığ düştü altında kaldım meselesi var ya, öyle oldu ve altında kaldım.

Gerçekten de öyle olur. Allah âdeta irâdesini elinden almıştır. Günlerce dışarı çıkmayarak fişler arasına gömülürcesine kesif bir çalışmanın içine girer. Öyle ki bir gün sokağa çıkması gerektiğinde boğazdaki vapur iskelelerinin hangi yakada olduğunu hatırlamakta güçlük çekecek ve bunu anlattığında Sâmiha Ayverdi’nin gözlerinde beliren endişe bulutu, içinde bulunduğu durumun vahametini anlatacaktır.

Yıllar geçmekte onca dünya gailesinin içinde lugat çalışması ağır fakat kararlı bir şekilde ilerlerken geçen zamanla birlikte şartlar da değişmektedir. İlhan Hanım önce ağır bir mîde ameliyatı olur. Gençliğinde geçirdiği peritonitten dolayı ameliyattan istenen sonuç elde edilemez. Bu arada seksen yaşını geride bırakan Ekrem Hakkı Bey’in de sağlık durumu bozulmaya başlamıştır. O enerjik ve çalışkan insan artık zamânının çoğunu evinde geçirmekte pek dışarıya çıkamamaktadır. Tabiî bu durumda gene iş İlhan Ayverdi’ye düşecek eşinin mâneviyâtını bozmamak için ayda bir gerçekleştirilen akademik toplantıları sürdürmeye daha bir özen gösterecektir. Maalesef bütün ihtimâma rağmen Ekrem Hakkı Bey’in bozulan sağlığı düzelmez ve 24 Nisan 1984 günü İlhan Ayverdi hayâtının en büyük desteklerinden birini kaybeder.

Büyük dayanağı eşini kaybetmesiyle, kimseye hayır diyemeyen mizâcı gereği yorgunluğu ve gailesi büsbütün artar. Üstelik rahatsız olan Sâmiha Ayverdi’nin ona havâle ettiği mühim vazifeleri de vardır. Evi gene bütün hızıyla merkez olmaya devam etmekte, kesif lugat çalışmasının arasında câmiânın dertleriyle ilgilenmeye de devam etmektedir. Bir başka büyük acıyı 22 Mart 1993 günü en büyük dayanağı ve hocası Sâmiha Ayverdi’yi kaybettiğinde yaşar. Artık omuzlarındaki yük büsbütün ağırlaşmıştır. Üstelik sağlığı da pek iyi değildir. Geçirdiği beyin ameliyatından sonra dahi temposunu yavaşlatmaya râzı olmayan İlhan Ayverdi’nin sağlık durumu 2004 senesinde iyice bozulur. Uzun zaman hastahânede tedavi görür. Vücudunun her noktasından tehlike sinyalleri gelmektedir. Kemik erimesinden dolayı târifsiz ağrılar çekmesine ve yatağa bağlı olmasına rağmen ağzından en ufak bir şikâyet sözü çıkmaz.

Bütün bu sağlık problemleri arasında, ömrünün yarısını verdiği lugat tamamlanarak 2005 senesinde neşredilir. Topkapı Sarayı’nda yapılan tanıtım toplantısında bulunamayacak kadar rahatsızdır. Bu durum onu üzeceği yerde şöyle düşündürür: Bu kadar takdirle karşılanan bir eserin tanıtım merâsiminde bulunmak benliğini kabartabileceği için bu mahrumiyet şüphesiz ki Allah’tandır ve en hayırlısıdır.

İşte böylesine hassas ve olgun bir düşünce yapısının sâhibi olan İlhan Ayverdi, Sâmiha Ayverdi’nin deyişiyle “ezelden ebede izzetlenmiş” bu müstesna insan Türkçe’ye hediye ettiği Misalli Büyük Türkçe Sözlüğü hazırlamanın huzûru ve çok sayıda dostuna akl-ı selîmi ile her zaman yardım etmenin hazzıyla, bir ilim ve irfan ocağı olmaya devam eden evinde, 6 Kasım 2009 Cuma günü seksen üç yaşında, Cemâl’e kavuşmuştur.

12 Ocak 1926’da İstanbul’da doğdu. İlk öğrenimine 1933’te Ankara Dumlupınar İlkokulunda, Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazdığı odada başladı ve aynı okuldan mezun oldu. İstanbul’da başladığı orta tahsilini, Ankara’da bitirdi. 1945’te Ankara Kız Lisesi’nden mezun oldu. Yüksek tahsilini Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 1948’de tamamladı. 1952’de edebiyat doktoru unvanını aldı. Ayrıca 1947-1948 yıllarında, Yüksek öğrenimi sırasında, Adnan Ötüken’in D.T.C. Fakültesi’nde açtığı Kütüphanecilik Kursu’na devam etti.

1952’de girdiği imtihanı kazanarak, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi’nde çalışmaya başladı. 1955’te Millî Kütüphane’ye nakledildi. Millî Kütüphane’de çeşitli görevlerde çalıştıktan sonra 1965 yılında Millî Kütüphane Genel Müdürü oldu.

1976’da Kültür Bakanlığı müşâvirliğine tâyin edildi. 1978’de müşâvirlik kadrosuyla yeniden Millî Kütüphane müdür vekilliğine getirildi. Kütüphane statüsünün Başkanlığa çevrilmesi üzerine, 1984’te Başkanlık görevine getirildi. 1987’de emekliye ayrıldı.

1960-1984 yılları arasında D.T.C.F. Kütüphanecilik Bölümü’nde -ek görevle- öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Kültür Bakanlığı’nca, Atatürk Kültür Yüksek Kurumu’nun kuruluş çalışmalarında görevlendirildi. Yüksek Kuruma bağlı Atatürk Kültür Merkezi’ne 1984’ten itibaren aslî üye seçildi. 1995’ten itibaren de Türk Dünyası Ortak Edebiyatı Projesi’nde üye olarak, bu projenin Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi Alt projesinde başkan olarak çalıştı.

Yazı hayatına 1948’de başladı. Makaleleri çok sayıda dergi ve bazı gazetelerde neşredildi. Türk Ansiklopedisi’nde kütüphanelerle ilgili maddeleri yayımlandı. Az sayıda şiir yazdı. Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı Bin Temel Eser ve Yayın Komisyonlarında üye olarak görev yaptı.

Türk Kütüphaneciler Derneği, Türk Dil Kurumu, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kadınları Kültür Derneği, Millî Kütüphaneye Yardım Derneği, Kadının Sosyal Hayatını Araştırma Derneği, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu gibi derneklerde üyelik yaptı. Eskişehir Yunus Emre Kültür Vakfı, Bolu Köroğlu Kültür Vakfı, Cenan Vakfı mütevelli heyetlerinde kurucu üyedir. 1965-1978 arasında UNESCO Türkiye Millî Komisyonu’nda Millî Kütüphane temsilcisi olarak bulundu ve 1970-1978 arası iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı.

Kitaplarından ‘Karacaoğlan-Hayatı ve Şiirleri’ Tarsus Belediye Başkanlığı’nın 5 altın ödülünü kazandı. ‘Atatürk ve Millî Kültür’ Sakarya Valiliğince, başarılı öğrencilere ödül olarak verilmek üzere, 2006’da yeniden iki kere basıldı.

1986’da Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın Türk Kültürü’ne Üstün Hizmet armağanını, İLESAM’ın Türk Kültürü’ne Üstün Hizmet Ödülünü, Türk Folklor Araştırmaları Kurumu’nun İhsan Hınçer Türk Folkloruna Hizmet Ödülünü aldı. 2006’da İstanbul Belediyesi Kültür Dairesince, Dîvan edebiyatına hizmetlerinden dolayı ödül verildi. 2007 yılında Millî Kütüphane Büyük Okuma Salonuna ‘Dr. Müjgân Cunbur Okuma Salonu’ adı verildi.

25 Eylül 2013 günü, 87 yaşında, Ankara’da vefat etti.

Meşkûre Sargut, 1925 yılının Mart ayında Edirnekapı’da Tınaz ailesinin 3. kızı olarak dünyaya geldi. Annesi Şâdiye hanım, 3. çocuğunun da kız olmasına üzülünce, hocası Hz. Ken’an Rifâî tarafından lâtif bir şekilde îkaz edildi: Bebeğe hocası Meşkûre, yani “kendisinden dolayı şükür edilen” ismini koydu. Kalplerin casusu bir kâmil insan olan Hz. Ken’an Rifâi, yalnız Şâdiye hanımı ikazla kalmayıp, yeni doğanın bir ömür boyu nasıl etrafındakilere hizmete soyunacak bir sultan olacağının da müjdesini vermişti.

Meşkûre, henüz 40 günlükken götürülmeye başlandığı bu dost evinde hocası Ken’an er-Rifâî’ den tasavvuf ilminin inceliklerini, insan olmanın sırlarını öğrenmek lütfuna erdi. Bir yandan orta öğrenimini sürdürürken, bir yandan da yaşıtlarının çok farklı hevesler peşinde koştuğu dönemde, O gerçek ilmi kaynağından öğrenmenin mutluluğunu tadıyor, kıymetini biliyor ve öğrenmeye doymuyordu. Hocasının peşinde, izinde olmaya, rengine boyanmaya özen gösteriyordu. O kadar ki bu amansız takiple hocasını sıkmaktan korktuğunu bir keresinde O’na ifâde etmiş ama karşılığında “Senin için zaman ve mekân yok, her an yanımda olacaksın Meşkûre” cevabını alıp tuttuğu eteğe daha da sıkı sarılmıştı. Hocası O’nu, bu hakîkat ilmini kendisinden sonra 50 yılı aşkın bir süre öğretmesi için, sözüyle ilim, irfan; gözü ile hayır, sevgi; haliyle sabır telkin eden bir insan haline getirmek üzere işliyordu.

Yüksek öğrenimine İngiliz Filolojisinde devam ederken Dr. Ömer Faruk Sargut ile evlenen Meşkûre hanım, eşinin arzusu üzerine okulu bırakınca tasavvuf eğitimine daha da ağırlık verdi. 1950 yılında hocasının cemâle yürümesinin ardından, yine O’nun yetiştirdiği gönül sultanları Nazlı Hanım ve Sâmiha Ayverdi Hanımefendinin yanlarında gönlünü ve bilgisini geliştirmeye devam etti. Bu yıllarda; “Duygulu Gönüllere Hitap, Ârifler Bahçesi, Mevlânâ Diyor ki, Hak ve Hakikat yolunda Mevlânâ” adlı eserleri yayınlandı. Daha sonra bu eserler iki kitap hâlinde tekrar basıldı: “Gönülden Gönüle, Ârifler Bahçesinden”.

Türk Kadınları Kültür Derneği, Sâmiha Ayverdi Enstitüsü ve Cenan Vakfı gibi Türk ve Tasavvuf kültürüne, sanata, edebiyata, eğitime hizmet eden kuruluşların kurucu üyeliklerini üstlendi. Kermeslerde satış yapmaya kadar varan maddî-mânevî hizmetleri oldu. Varını yoğunu ihtiyacı olanlarla paylaşarak ve inançları uğrunda harcayarak cömertlik konusunda da hep örnek teşkil etti.

Meşkûre Sargut’un zahirde iki evlat yetiştirmiş olduğunu görüyoruz: Cemalnur Sargut ve Asuman Kulaksız. Üç de torunu var: Kerim, Ömer ve Nesligül. Ama hakikatte O yüzlerce evlat yetiştirdi.

9 Şubat 2013 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Asuman Kulaksız
İstanbul

Kendi ağzından Türkân Erkmen (Dost Kapısı’ndan)

1926 senesinin Ramazan ayında da İzmit’e küçük bir ahşap evde doğmuşum. Annem Hak âşığıydı. Mısrî Niyâzi Hz., Yunus Emre Hz., Seyyid Seyfullah Hz.’nin kitapları elinden düşmezdi. Annem kendine has yanık sesiyle ilâhiler okurdu. Bizler de yattığımız yerden onu huşû ile dinlerdik. Bu muhabbet dolu günler içersinde seneler geçti. Ben lise tahsili için İstanbul’a gelmiştim, son senemdi. Ve o sene bütün hayâtımızı değiştirecek o hârika kitap “Batmayan Gün” elimize geçti. Ve bizi hakikaten batmayan bir ışığa, güne doğru sürüklemişti. Bu kitabın yazarı olan Hanımefendiyi görmek, onunla muhabbet etmek ve sorularıma cevap almak için içimde şiddetli bir arzu uyanmıştı… 1946 senesinin sonbahar gününde Fevzipaşa Cad. 175 no.lu evin kapısını çaldım. Çalış o çalış, geliş o geliş. Bütün benliğimi kaplayan bir muhabbet dalgası içinde sarhoş olmuştum. İzmit’e döndükten sonra mektuplar yazıyordum. Ve her mektubun cevâbını hiç gecikmeden alıyordum.

Gene bir gün Sâmiha Annemin “Büyük Doğu” mecmuasında “Emânet” diye bir nesir yazısını okumuş, ve “bu emâneti gelip sizden istesem bana çekinmeden verir misiniz?” diye bir mektup yazdım. Akabinde cevap geldi.”Tâlibi olduğun emanet İstanbul’a geldiğinde sana yüz gösterir” diyordu. Göklere uçmuştum, yerimde duramıyordum. Bu iştiyakla İstanbul’un yolunu tuttum. Tekrar 175 no.lu evin kapısını heyecanla çaldım. Ve kendimi kütüphanede buldum. Sâmiha Annem biraz sonra teşrif ettiler, beni muhabbetle kucakladılar. Hocaları hakkında bana bazı sözler söylediler fakat heyecandan hiçbir şey duyamıyordum. Hocasıyla beni tanıştıracağını söylediler. Nihayet o yeniden doğduğum an geldi. Yukardaki salonda, koltukta büyük bir zat oturuyorlardı. Ve O zattan etrafına bütün salonu kaplayan bir ışık dolmuştu. Bu hâl karşısında ne yapacağımı şaşırdım; ağlayarak mübârek ellerini öptüm… bir başka âlemdeydim, ki o lâhuti ses:” bilmek istediğin nedir?” buyurdular. Ben de “Kendimi bilmek istiyorum” dedim. O zaman Sâmiha Anneme hitaben “Hücceti var mı?” buyurdular. O da ” Var Efendim” dediler. Hüccetim, akşam gördüğüm o güzel rüyâydı. Evet ıssız çölün ortasında duyduğum ses aynı sesti ve bana “Âsâyı at, Aynayı ara” diyordu. Ben de çöl ortasında ayna ne ola ki, bu olsa olsa benim gönül aynam, diyordum. Ve yakıcı kumların üstünde sonusuza doğru koşuyordum. İşte 1925’ten beri kapalı duran kapılar bu fakire açılmış oluyordu.

Dört sene İzmit’te olsam da, hemen hemen her ay ziyaretlerine gidebiliyordum. Sohbetleri, insanı iki cihandan da geçirip mânevî bir âleme doğru sürüklüyordu. Bütün nefsânî duyulardan uzaklaşıp, güzel ahlâkı tahsil etmeyi öğretiyorlardı. Çünkü Kendileri, güzel ahlâkın kendisiydi. “maddeniz ile dünyâ için çalışırken, gönlünüz Allah ile alışverişte olsun.” diyorlardı. Bir küçük dere, deryâya kavuşmak için ne büyük engelleri aşıp çeşitli eziyetlere mâruz kalıyor… İşte insanoğlu kendini bilip o deryâya kavuşurken çeşitli imtihanlardan geçiyor. Istıraplar, elemler insanı Allah’a yaklaştıran, aşkı kabartan maya hükmünde oluyor. Ve bütün bunlara katlanmamız ise bir emir-i ilâhi. Allah’ım sana şükürler olsun, bize bu dünyâ yolculuğunda elimizden tutan, bizi yuvarlanmaktan kurtaran bir mürşid ihsan ettiğin için… bu dünyâya neden geldiğimizi bize öğrettiğin için… Kusurlarımızı yüzümüze vurmadan, şiirle, beste ile sohbet ile düzelten bir terbiyeci gönderdiğin için. Bize Ulu’l emre itaat etmeyi öğrettiler. Çünkü kendileri şapka kanunu çıkınca, fesi çıkarıp şapkayı giymişlerdi. 1925 senesinde de dergâhların kapanmasıyla bu emri hemen yerine getirenlerdendi. Ta ki 1946 senesine kadar kimseleri evelerine kabul etmemişlerdi.

Çocukça hallerimizi hoş görürlerdi. Hele bir gün hiç unutmam, Emirgan’da huzurdaydım. “İçimdeki çer çöpleri temizleyip, adam olamadım” diye ağlıyordum ki, kendileri Sâmiha Anneme dönüp, duvardaki çocukluk resimlerini göstererek:” Türkân beni hep sakallı doğdum zannediyor, halbuki ben de çocuk oldum” buyurdular ve içimdeki üzüntüyü huzura çevirmişlerdi.

Ah! İşte sizlere başka ne anlatabilirim ki, benim gibi aciz bir kul, O koca ummânı nasıl anlatsın; kelimeler kifâyetsiz kalıyor. O sonsuz ışığın karşısında her söz bir küçücük kıvılcım mesâbesinde. Çünkü O büyük Mürşid, Hz. Mevlânâ’nın buyurdukları gibi: ” Allah’ın zuhûrâtı kafilesi bir anda bu âleme nüzul eder, uyanık kalplere feyzini akıtır, tekrar âsumâna döner.”

İşte Kendileri de bu âleme tenezzülen teşrif edip, herkesin kabiliyetinin derecesine göre feyzini akıtıp tekrar âsumâna döndüler… Allah cümlemizi, her iki âlemde de O büyük Mürşidin himmetinden mahrum etmesin. Amin…”