Balkan Faaliyeti – Sunum Notları 2013

VAKIF MEDENİYETİ

İnsanın hayatını sürdürebilmesi, ihtiyaçlarını karşılıyabilmesi için diğer insanlarla karşılıklı etkileşim içinde olması, onların yardım ve desteğini alması gerekmektedir. Nüfus artmaya başladığında ve yardımlaşma fikri ortaya çıktığında, insanlar, ilk önce neye ihtiyaçları varsa neye muhtaç iseler onu yapmaya başlamışlardır. Bazı ihtiyaçları tek başına karşılıyabilmiş, diğerlerini karşılamak için ise ilerleyen zamana, gelişen sosyal ve iktisadi şartlara bağlı olarak birbirlerine yardım etmişler, böylelikle hem manevi tatmine ulaşmış hem de ihtiyacı olanlara destek sağlamak gayesiyle çeşitli yapı ve müesseseler ortaya çıkarmışlardır. Yavaş yavaş ortaya çıkan bu yapılar sayesinde, kişilerin maddi ve manevi ihtiyaçları sağlanarak  huzur ve güven oluşturulmaya çalışılmıştır. Toplumların refahı, düzeni, birliği bu yapıların bulunup bulunmamasına, görevlerini yapıp yapmamasına bağlıdır.

İşte Türk-İslâm Medeniyeti içinde görülen vakıf, bu zaruretin gereği olarak doğup gelişmiş ve bu görevlerini hakkı ile yerine getirmiş olan müesseselerin temelidir.

Vakıf kurumunun temelinde ise “sadaka” bulunmaktadır; bağış yapma, Allah’ın rızasına uygun bir amaçla, bir başka değişle Allah’a kurbiyyet kastı ile olursa sadaka adını alır. Arapça sıdk kökünden gelen sadakanın anlamı da amacına uygun bir şekilde; doğru öğretiye uygun, doğru davranış anlamını içermektedir. Çoğulu olan sadakât terimini de bu manâda sıkça kullanmaktayız. Türkçe sözlüklerde ise Allah rızası için fakirlere verilen şeye sadaka denmektedir. Sadakanın kültürümüzdeki yeri çok başkadır. Birebir verilebildiği gibi değişik usüllerde de uygulanmıştır. Örneğin; eskiden mahallelerde, camilerde, köprü başlarında, kabristanlarda, vs.. aklınıza gelebilecek pekçok yerde sadaka taşları vardı. Bunlar üstleri, yanları vs.. bir elin girebileceği kadar delik mermer taşlardı. İnsanlar buraya gönüllerinden ne koparsa koyarlar ihtiyacı olanlar da gerektiği kadar buradan alırlardı. Ne kimin koyduğu, ne de kimin aldığı belli olmazdı.

Çoğunuzun bildiği Hadislerden birkaç örnek verecek olursak; “Ademoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır: Devamlı sadaka (sadaka-i câriye) meydana getirenler, topluma fayda veren ilmi bir eseri olan veya kendisine hayırlı evlat yetiştirmiş olan bir kimsenin amel defteri kapanmaz”, “Üst el, alt elden daha hayırlıdır”, (1) hadislerinden de anlaşılacağı üzere “sadaka-i câriye” devamlı teşvik edilmiştir. Vakıf ; sadakanın ve onun yararının devamlılığını sağlamak ihtiyacından doğmuştur, kelime olarak vakıf; bir malın habs edilip gelirinin yoksullara dağıtılması işlemine denmekteydi. Zamanla gelişen koşullar gereği habs edilen bu malların satılmaması, miras olarak bırakılmaması ve bağışlanmaması esasından yola çıkılarak hukuki anlamda önce “sadaka-i mevkûfe” terimi kullanılmış, daha sonra “mevkûfât” ve nihayetinde vakıf olarak adlandırılmıştır.(2)

Tıpkı sadaka gibi teşvik edilen ve bir bakıma uygulama alanı olan vakıfların temelinde de, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolculara yapacağımız hayrat olunan kurumlar vasıtasıyla mal sarfetmenin Allah katında çok değerli olduğu inanışı yatmaktadır ve bu çeşitli ayetler vasıtasıyla da gösterilmiştir. “…onlar, mallarını, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilencilere, esirlere severek verirler”(3), “…Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe eremezsiniz. Allah, yolunda her ne harcarsanız muhakkak onu hakkıyla bilir…”(4)

İslâm dünyasında ilk vakıf kurucusu olarak bilinen Hz. Muhammed’dir. Ondan sonra Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin de vakıf kurduğu bilinmektedir.(5)Emeviler Dönemi’nden başlayarak Abbasiler Dönemi’nde de gelişme kaydeden vakıflar, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasından sonra sayıları katlanarak çoğalmaya, çeşitleri artmaya başlamış, XI. ve XII. yüzyıllarda tasavvuf ve tarikatlarla birlikte tekke ve zaviyelerle de Anadolu’nun her köşesine yayılmışlardı. Harzemşahlar, Atabekler, Eyyübiler, Memlüklüler ve Anadolu Selçukluları da malî durumları elverdiği kadar bu müesseselere destek vermişlerdi. Osmanlı Devleti de bu zengin mirası korumuş gözetmiş ve geliştirmiştir.(6)

Selçuklu-Bizans sınırında yer alan Osmanlı Beyliği’nden, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli ve Anadolu’ya  hızla yayılmasının altındaki en önemli etkenlerden biri, vakıf kurmak yoluyla oluşturulan zaviyeler ve etraflarında gelişen yapılaşmalardı.(7) Dervişler buralarda sadece kendilerine verilen toprağı ekip biçmekle kalmazlar tekkeleri ibadet yeri, misafirhane ve okul olarak çalışır durumda bulundururlardı.(13)Bu geleneği devam ettirerek Orhan Gazi’den başlayarak padişahlar, sultanlar, vezirler, zengin halk adeta birbiriyle yarışırcasına vakıf kurma yoluna gitmişlerdir. Böylece imparatorluğun her yerine yayılan vakıflar, aynı zamanlarda başlayan kalkınmayla birlikte büyük ilerlemeler kazanılmasını sağlamışlardır. Bu sayede “İlim-irfan hayatı yanlız taht şehrinin sadece büyük  merkezlerin bir imtiyazı olup kalmayarak, Anadolu’nun ve Rumeli’nin her yerinde en ücra köşelerine kadar uzanmış, hertarafta mahalli irfan müesseseleri, ilim adamlarını yetiştirmiştir.“(8) Samiha Ayverdi.

Vakıf hizmetlerini Yardım, Dayanışma, Sosyal Güvenlik, Ekonomik Hizmetler ve Genel Hizmetler başlıkları altında özetliyebiliriz.

İslâm dinine göre her kademeden, her statüten  insanı bir araya toplayan namaz, aynı giyiniş biçimiyle, aynı duygu ve düşüncelerle bir arada yapılan hac, fakirliğin, yoksulluğun ne demek olduğunu gösteren oruç, yardımlaşmayı zorunlu kılan zekât, ibadet olmalarının yanı sıra sosyal dayanışma ve güvenliğinde oluşturulmasında katkıda bulunan en önemli unsurlardır.(9) Toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kurulan vakıflarda yapılan yardımlarda tek tek isim belirtmediği için kişiler rencide edilmediği gibi her iki taraf içinde duygusal bir bağ oluşturmaktaydı. Sadakanın ruhuna ve ibadetin özüne de aykırı olunmayan, manevi tatmin duygusunu geliştiren bu uygulamalar ile vakıf kurucuları zengin-fakir arasındaki farkları en aza indirdikleri gibi bireyselliği de önlemiş oluyorlardı.(10)

Zira toplumsal dayanışmanın azaldığı, bireyselliğin çoğaldığı toplumlarda huzursuzluklar artmakta, ruhsal çöküntüler ön plana çıkmakta, mutsuzluk, çaresizlik ve bunların sonucunda oluşabilecek istenmeyen durumlarla bugünde olduğu gibi geçmişde de sık sık karşılaşılmaktaydı.(11)İşte bu sakıncaları ortadan kaldırmak düşüncesi olmuş olmalı ki vakıflar yoluyla mahalle bazında gerçekleşen yardımlaşmalar, sorunları yerinde görmeyi ve çözüm yolları bulmayı sağlayıp, sınıflar arasındaki çatışmaları önleyici, birleştirici, maneviyatı tatmin ederek güven hislerini ortaya çıkaran rol oynamışlardı. Gayrimüslim- müslim ayrımı da olmayan vakıflarda tüm imkanlar eşit dağıtılmış toplumsal barış ve hoşgörü ortamı yaratılarak İmparatorluğun temelindeki çok kültürlülük korunmuştu. Yardımlaşmayla ortaya çıkan eserler kervansaray, okul, cami, çeşme vs.. gözle görülebilir nitelikte olduğu için yapana tatmin, mutluluk ve huzur duygusu istifade eden kişiye de minnettarlık, güven ve şükran duygularını yaşatmışlardı.

Osmanlı’da sosyal güvenlik ve dayanışma sistemini özellikle klasik dönemde vakıflar görmekteydi. Bu dönemde Osmanlı toplumu, askerî ve halk olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştı. Askerî sınıf ilmiye ve adliye görevlileri, tımarlı sipahiler ve kapıkulu görevlileri denen yeniçeriler ve bürokratlardan oluşan yöneticilerdi. Halk sınıfı ise esnaf, sanatkar, çiftçilerden oluşan yönetilenlerdi. Her iki kesiminde sosyal güvenlik ve dayanışmaya ihtiyacı vardı ve bunun için yardımlaşma sandıkları oluşturulmuştu. Avarız Sandıkları, Esnaf Sandıkları, Orta Sandıkları,  Eytam Sandıkları, Memleket Sandıkları  aynı zamanda para vakıflarının  zaman içinde gelişerek farklı uygulama alanları bulduğu yerler olmuşlar ve bu vakıfların sermayelerini de oluşturarak mensuplarına; sakatlananlara-yaşlılara maaş, evleneceklere-fakirlere yardım, dükkan açacaklara sermaye vermişlerdir.

Vakıflar yoluyla yapılan Genel Hizmetlere baktığımızda; Bu hizmetler toplumun gereksinimleri gözönüne alınarak ihtiyaç oldukça çeşitlenmiş, zamanla işlevlerini arttırarak şehirleşmenin de en önemli unsuru olmuşlardı. Yapılan her fetihten sonra kurulması gereken şehirler veya kurulmuş olanlara ilave için öncelikle bir külliye ve çarşı oluşturulur, sonra bunun etrafında plan dahilinde yapılaşmalar devam ederdi. Külliyelerin içinde bulunan imarethanelerden gündelik ihtiyaçlarını sağlayamıyacak kadar yoksul insanlar faydalanırdı. Eğitim, konaklama, yemek dağıtımı, tıbbi hizmetleri yürüten külliyelerin kırsal alanda karşılığı tekkelerdi. Bu külliyeleri genelde sultanlar, vezirler, devlet adamları kurdukları vakıflar yoluyla inşa ederler, şehrin kenar mahallelerininde diğer kısımlarıyla bağlantılarını daha küçük vakıflar vasıtasıyla hayır sever vatandaşlar temin ederlerdi. Önce küçük bir meydana cami inşa edilir bunun etrafında camiye gelir getirecek dükkanlar yapılırdı. Sistemli bir şekilde kurulan mahalleler kendi aralarındaki bağlantılarla şehrin dokusunu oluştururlardı.(12) Uzun süre İmparatorluğun başkenti olan İstanbul’un üçte ikisinin vakfıflara ait olduğu iddası çok abartılı gelmemelidir. XIX. yüzyıl başlarında ise İstanbul’daki arazi ve emlakın neredeyse tümünün vakıf haline geldiği söylenmektedir. (Evkaf Nazırlığı’nda bulunan Mustafa Paşa, “Nectayic-ül-vukûat“ isimli kitabında Nezaret’in kuruluşunu anlatırken). 1934 yılında yapılan değişikliğe kadar cami, mescid ve hamamların etraflarına kurulmuş olan mahallelerin isimlerinin de bu vakıfların adlarıyla anılması tespitimizi güçlendirmektedir.(14)

Günümüzde belediyelerce yapılan tüm hizmetler de vakıflar yoluyla sağlanırdı. Su yolları, çeşmeler, köprüler, dinî hizmetler, ulaşım, sağlık, eğitim, barınma, alt yapı hizmetleri, temizlik, denizcilik işletmeciliği gibi şehrin ayakta kalabilmesi ve devamlılığını sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü katkı, irili ufaklı vakıflar tarafından karşılanırdı. Bu yapıtların önemli bir bölümü zamanla tarihi ve mimari açıdan değerlenerek anıt haline gelmişlerdir.(15) Osmanlı, Bizans’dan ve Selçuklulardan kalanlar başta olmak üzere zamanla birer medeniyet eseri olan bu yapıları muhafaza etmiştir. Evrensel anlamda insanlığa hizmet etmek olan bu davranış biçimi, bir çeşit zihniyet meselesi olarak benimsenerek hangi devlet, hangi iktidar olursa olsun geçmişten gelen eserleri korumaya özen göstermek, günümüz toplumlarında da gözardı edilmemesi gereken bir durumdur.

Osmanlı’da bu zihniyet çerecevesinde refah düzeyi artıp temel gereksinimler karşılandıkça daha detaylanan vakıflar, kişilerin kendilerine özgü hassaslıklarının ön plana çıktığı müesseseler olmaya başladılar. Kuş evleri yapan, kışın camilerin sularının ısıtılması için yakacak odun sağlayan, yazın şerbetlerin soğutulması için dağdan kar getirten, sokaktaki pisliklerin üzerine kül dökülmesini sağlayan, evlenecek kızlara çeyiz yapılması, sokak hayvanlarının beslenmesi, hizmetçilerin kırdıkları eşyaların tazmini için vs.. kurulan vakıflar bunlardan bazılarıdır.(16)

Vakıfların ekonomik hizmetlerine baktığımızda, kuruluş amaçlarının temelinde ekonomik yapıyı desteklemek, rahatlatmak, bulunmamakla birlikte, amaçları doğrultusunda hizmet verirlerken ister istemez gelir-servet dağılımını etkilemekteydiler. Bu doğrultuda, ekonomik hayatın canlı tutulması için ülkede ulaşım sistemini kurmuşlar ve bunu emniyet altına alıp sürekliliğini sağlayarak ekonomiye katkıda bulunmuşlardır. Bu amaçla nehirler üzerine köprüler, 30-40 km. mesafelerde kervansaraylar şehirlerde hanlar kurmuşlar, buralarda konaklayan insanların ve barınan hayvanların üç günlük iaşelerini, hastalanırlarsa bakım masraflarını vakıf gelirlerinden harcayarak ticareti canlı tutmuşlardır.(17) Temin edilen eğitim hizmetiyle de gelir dağılımında fırsat eşitliğine katkıda bulunulmuş, toplumda huzur ortamı sağlanmaya çalışılmıştır.

Üst tabakaların toplumdaki iktisadî güç sıralamalarına paralel olarak kurulan müesseselerde bir yandan dinî amaçlar ön plana çıkarken diğer yandan özellikle düşük gelir guruplarına yönelik verilen sosyal yardım ve hizmetler, ekonomiyi rahatlatıcı, refah arttırıcı olmakta, hazırlanan huzur ortamının devamlılığı sağlanmaktaydı. Düzenli olarak sürdürülen bu hizmetlerle orta ve alt tabakanın elinde sınırlı da olsa para birikmesi sağlanarak, dolaylı yoldan ekonomiye katkı sağlanmıştı. İstihdamı arttırıcı etkisiyle de ekonomiye katkısı olan vakıfların özellikle büyük olanlarında çok sayıda eleman çalışmaktaydı. Bahçe tanzim edenlerden, taş ustalarına, muhasebecilere, camcılara kadar geniş kadrosu bulunan vakıfların büyüklüğüne ve mali durumuna göre bu kadro genişleyip daralmaktaydı.

Netice olarak, günümüz devletlerinin kamu hizmetlerini yerine getiren vakıflar sosyal yardımlaşmayı ve dayanışmayı sağlamak sosyal güvenliğe katkıda bulunmak bakımından sosyal alanda, gelir servet dağılımını dengelemek devletin yükünü hafifletmek için istihdamı arttırarak iktisadî alanda, merkezi yönetimi kolaylaştırarak iskân politikası, asayiş ve güvenliğin sağlanmasına katkılarından dolayı da siyasal alanda önemli görevler üstlenmiştir. Asıl hedefi yaratıcının rızasına uygun olarak gelir düzeyi yüksek olan kişilerden gelir düzeyi düşük olan kişilere servet transferi sağlayarak dikey gelir dağılımına, bazen de toplumda herkesin istifade edebileceği şekilde müesseseler inşa ederek yatay gelir dağılımına büyük ölçüde katkı sağlamışlardır.

Osmanlı’da yaşayan “Bir insan vakıf evinde doğar, vakıf okulunda okur, vakıf yoluyla ihtiyaçlarını giderir, vakıfların kuruduğu iş yerinde çalışır, öldüğü zaman vakıflar yoluyla cenazesi kaldırılır ve vakıf mezarlığa gömülürdü.” Samiha Ayverdi’den aldığımız bu klasik cümle vakıfların Osmanlı toplumunda hayatın her katmanına yayıldığını ve ne denli önemli olduğunu göstermek açısından verilebilecek güzel örneklerdendir. Kısaca söylemek gerekirse Müslüman Türk medeniyeti aslında bir vakıf medeniyetidir. Bu onun gerçek karekteridir.

Ana çizgilerini belirttiğimiz vakıf hadisesinin kurum (müessese) haline gelmesi, Anadolu’yu içine alan tarzda Orta Doğu ülkelerini kapsaması Selçuklu Dönemi içinde tamamlanmış gibidir. Osmanlı da önceki yapılanları muhafaza ederek, enerjisini ve imkanlarını yeni yerlere Balkanlar’a yöneltmiştir. Osmanlı’nın ayak bastığı her yerde onun ayakizleri demek olan eserlerini, özellikle Balkanlar’da görmemek mümkün değildir.

Tarihi değerleri yok saymak ya da yok etmek kimseye; ne ferde, ne millete herhangi bir şahsiyet kazandırmaz. Onları korumak, kollamak ve yaşatıp geliştirmek ise insana insanlık borcudur.

Teşekkürler.

Çiğdem Gürsoy

KAYNAKÇA
(1) Mehmet Bayyiğit, “Sosyal Yardımlaşma Ve Dayanışma Kurumu Olarak Vakıflar”, Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, no.11, 2001, s.61
(2) Tahsin Özcan, Vakıf Medeniyeti ve Para Vakıfları, İstanbul, Türkiye Finans Kültür Yayınları, 2010, s. 21-22.
(3) Kur’an, Bakara/177, Çev. Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul, Hürriyet Yayıncılık, 1994, s.38.
(4) Kur’an, Âli İmran/92, Çev. Yaşar Nuri Öztürk, İstanbul, Hürriyet Yayıncılık, 1994, s.67.
(5) Nazif Öztürk, Elmalılı Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar, Ankara, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, s. 122.
(6) H.Mehmet Soysaldı, “Vakıfların Günümüzdeki Yeri ve Önemi”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.XII, No: 1., Elazığ, 2002, (ss. :383-400.), s. 391.
(7) Ömer Lütfi Barkan, “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeleri”, Vakıflar Dergisi, C. II, Ankara, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1942, (ss: 279-304), s. 280-285.
(8) Samiha Ayverdi, Boğaziçinde Tarih, İstanbul, 2008, Kubbealtı Yayınları, 7.bs., s. 36-37
(9) Hüseyin Ertuç,“İslâm Hukuk Tarihinde Vakıflar ve Batı Kültüründeki Benzeri Kurumların Karşılaştırılması”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, Erzurum, 2007, s. 49-53.
(10) Bahaeddin Yediyıldız, “Müessese-Toplum Münasebetleri Çerçevesinde XVIII. Asır Türk Toplumu ve Vakıf Müessesesi”, Vakıflar Dergisi, C. XV., Ankara, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 1982, (ss: 23-53), s. 35-37.
(11) Yediyıldız, a.g.e., s. 35-37.
(12) Özcan, a.g.e, 2010, s. 57.
(13) Tevfik Güran, Ekonomik ve Mâli Yönleriyle Vakıflar Süleymaniye ve Şehzade Süleyman Paşa Vakıfları, İstanbul, Kitabevi Yayınları, 2006, s. 3.
(14) Hasan Güneri, Türk Medeni Kanunu Açısından Vakıfta Amaç Kavramı ve Amacına Göre Vakıf Türleri, Ankara , Sevinç Matbaası, 1976, s. 2.
(15) Özcan, a.e., s.60.
(16) İsmail Kurt, “Nazari ve Tatbiki Olarak Para Vakıfları”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul, 1994, s.13-17.
(17) Öztürk Nazif, “Sosyal Siyaset Açısından Cumhuriyet Öncesi Vakıfları”, Cumhuriyetin 80.Yılında Uluslararası Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004, (ss. : 35-47.), s. 41.